Psikanalitik Tekniğin Temelleri - Sunuş

Özgür Öğütcen

Bu kitabın eksikliği hissedilen bir boşluğu doldurmaya yardım edeceğini düşünüyorum. Bu boşluk Lacancı psikanalizin ve genel olarak psikanalizin nasıl uygulandığıyla ve tekniğinin neye dayandığıyla ilgili. Okurlar buradaki yaklaşımları ve teknikleri okudukça kendi klinik pratiklerinde bunları uygulamanın hem mümkün hem de gerekli olduğunu görecekler. Fink’in bu kitabı yalın bir gerçeğin altını çiziyor: Psikanaliz bilinçdışıyla yapılan bir çalışmadır. Bu savın ortaya koyduğu ilk soru bunun nasıl yapılacağıdır. Bunun cevabı ise bastırmayı ve bunun analizanların konuşmasında yarattığı etkileri bilmekten geçtiği yönündedir. Analiz eğitimi pek çok öğeyi zorunlu olarak içermek zorunda ancak dilin ve konuşmanın ne olduğunu ve nasıl işlediğini mutlaka içermelidir. Bu olmazsa olmaz husus analiz ya da analitik terapi eğitiminde eksikliği çekilen klinik oryantasyonu sağlamakta en başta gelen köşe taşlarını teşkil etmektedir.

Meslek hayatının başındaki psikanalitik yönelimle çalışan klinisyenler ilk olarak ne yapacakları ve bunu nasıl yapacakları meselesiyle karşılaşmaktadırlar. Bu konuda onlara yol gösterebilecek çok fazla şey olduğunu söylemek zor görünüyor. Freud teknik üzerine olan erken dönem yazılarında psikanalizin tekniğinin genellemelerle öğretilebilir olduğundan şüphe duyduğunu belirttiğinde haklıydı. O bunun vaka vaka tekil olarak ele alınması gereken bir mesele olduğunun altını çizmişti. Bu da bize ayrılmaz ikiliyi, yani kişisel analize gitmeyi ve süpervizyon almayı ve bunların sürekli olmasını hatırlatmaktadır. Aslında tekniğe ilişkin soru sadece mesleğe yeni başlayanları değil kendisini klinik pratiğinin içinde az ya da çok kaybolmuş hisseden herkesi ilgilendirmektedir. Lacancı psikanalizin sanılanın aksine klinik anlamda beraberinde getirdiği yalınlık ve anlaşılabilirlik klinisyenleri bu yolculuklarında yalnız hissetmekten alıkoyacaktır. Klinik yönelim derken psikanalitik tanı, ilk görüşme evresinin önemi ve semptomun aktarımda ele alınabilmesinin yolunun açılmasını kast ediyorum. Bütün bunlar bizi klinik yapı, aktarım ve semptom sorunlarının etrafında düşünmeye ve tekrar düşünmeye sevk edecektir.

Psikanalitik tekniğin bir tür guideline, bir tür algoritma rehberi tarzında aktarılamayacağı konusunda Freud’le ve Lacan’la hemfikir olsak bile bu bizi nelerin aktarılabilir olduğu konusunu ele almaktan uzaklaştırmamalı. Klinik deneyimin belirli boyutlarının aynı süpervizyonda aktarılabildiği gibi kitaplarla ve makalelerle de aktarılabileceğine inanıyorum. Ama nasıl? Bunu yapabilmek için süpervizyon veren klinisyenin kendi analizinde psikanalizin belli yönlerini, daha da açık söylemek gerekirse faydalı ve dönüştürücü yönlerini görmüş olması gerekir. Yani sadece metinlere dayalı bir bilgiyi aktarmaktan söz etmiyoruz. Klinik deneyimin ve kişisel analizin herkeste farklı izler bıraktığını kabul edecek olursak, klinik deneyimi aktarmanın da bu ize tabi olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, Fink’in de kendi kitabı için belirttiği gibi, bu onun faydalı bulduğu, önemli olduğunu düşündüğü yerlerin birleştirilmesiyle ortaya çıkmış bir kitap. Bir başkası tamamen veya kısmen başka bir noktadan başlayan ve farklı yönlere doğru ilerleyen bir kitap tabii ki yazabilir.

Süpervizyon verdiğim öğrencilerimden öğrendiğim en önemli konulardan birisi psikanalitik çalışmanın nelere dayandırılması gerektiğinin onlara gösterilmesiydi. Hatta bu bazen acil hale gelebildi. Kendi deneyimleri bu durumu ele almaya yetmediğinde onlar için epey ilerletici bir süpervizyon talebi oluştuğunu gözlemledim. “Ne kadar çok soru o kadar çok cevap” olarak özetleyebileceğim bu durumu görmeme eşlik eden başka bir nokta ise bilinçdışına ilişkin yeni öğrendikleri bu bilgi ve teknikleri kullanarak kendi klinik pratiklerinin dönüştüğüne bizzat kendilerinin tanıklık etmesiydi. Fink’in elinizdeki bu kitabı bu konuda oldukça yardımcı oldu ve yıllar içinde çok daha fazlasını yapacak gibi görünüyor.

Psikanaliz yöntem olarak vaka vaka öğrenilir ve psikanaliz en iyi herkesin kendi analizinde öğrendiği bir şeydir. Psikanaliz tekil bir deneyimdir. Özne ondan bir şeyler alır ve o özneye bir şeyler katar. Nihayetinde de onu başkalarına aktarmak gerekir bu her ne kadar zor olsa da. Bu yolda ilerlerken Lacan’ın analiz eğitiminin ufku olarak ortaya koyduğu “analistin arzusu” bize eşlik edebilir. Ama bu ne bir garantidir ne de her kapıyı açan sihirli bir anahtar. O halde kendimize bu soruları sormaya devam etmeliyiz. Çünkü kendi klinik pratiğimizi ilerletmemize olanak sağlamış teknik, bilgi ve yaklaşımlar muhtemelen mesleğe yeni başlayanlar için aynı olmasa bile benzer bir işlevi görecektir.

Fink’in bu kitabının psikanalistler ve ileride analist olmayı hedefleyen analistler tarafından okunması dileğimle...